Bu filmin Türk Sineması'nda dönüm noktalarından biri olduğunu düşünüyorum, Arzu Film için ise kesinlikle bir dönüm noktası... Canım Kardeşim’de İtalyan yeni gerçekçiliğinin etkileri ziyadesiyle görülmekte ve özellikle bu yönüyle Türk Sineması’nda belki Yılmaz Güney’in Umut filmiyle kıyaslanabilecek, belgesel gibi bir fotoğraf çalışmasıyla, sinemamızın en nadide örnekleri arasında yer almakta...
Aslında film çok yeni bir şey söylemiyor gibi görünüyor, melodram kalıplarının da pek dışına çıkmıyor gibi duruyor fakat toplumdaki sınıfsal farklılıkları keskin şekilde vurgulayıcı bir yönü var ve ajite edici bir duygusallıkla duygularımızı sömürmüyor, demogoji içermiyor. Tamamen yalın ve net bir durum tesbiti yapıyor ve o durum başlı başına insanın duygularını altüst etmesine zaten yetiyor. Ertem Eğilmez'in bence en iyi filmi. Fakat oğlu Ferdi Eğilmez bir röportajında babasının bu filmi sırf ödül almanın mesele olmadığını, bunun bir formülü olduğunu, kolaylıkla ödül alabilecek bir film yapabileceğini söyleyerek Canım Kardeşim'i çekmiş olduğunu söylemiş ve bu filmini de Ertem Eğilmez'in kendisinin pek sevmediğini söyleyerek bende dumura yol açmıştı.
SANAT FİLMİ NEDİR?
Aslında gerçekten böyle bir durum da olabilir.
Çünkü Ertem
Eğilmez, Arzu Film'in sahibi olarak yalnızca gişe filmleri
çeken (tabi ki ustalığı vasatın altında film çekmesine müsade etmiyordu
Allah'tan), işin sadece ticari yönünü düşünen klasik bir yapımcı tipi idi. Ama
ne şekilde olursa olsun bu film o kadar güçlü ki sinematografik üstünlüğü hiç
bir şekilde gölgelenemiyor. Bu filmiyle Ertem Eğilmez’in çok sevdiğim bir
sözü de tamamen örtüşmüş oluyor.
“’Sanat filmi’ ne demek? İyi film zaten sanattır.”
Bence bu bakış açısının sinemada temel düstur
olarak ele alınması gerekmektedir. “Sanat
filmi” derken neden bu mühürü Fellini, Antonioni, Bergman, Tarkovsky, Bunuel, Renoir taşısın ki? “Sanat
filmi” derken, neden yoğun alt metinlere sahip,
simgelerle bir dünya yaratılması, o dünyayı da bir avuç eleştirmenin
değerlendirebileceği, benimseyebileceği düzeyde ele almak gereksin ki? Veya
sanat filmi payesi neden yalnızca belli birkaç türün hegemonyası ile sınırlı
kalsın ki? Bir western de bir bilim kurgu da bir gerilim filmi de pekala bir
sanat filmi olabilir. Yani ne kadar ticari mantığı olursa olsun Howard Hawks’ın
Red River’ını,
Alfred Hitchcock’un
39 Steps’ini, James Cameron’un
Terminator 2’sini
sanat filmi saymamak mümkün mü? Veya Yavuz Turgul’un Muhsin Bey’ini, Tunç Okan’ın
Sarı Mercedes’ini,
Lütfü Akad’ın
Vesikalı Yarim’ini
bir sanat filmi, bir başyapıt olarak değerlendirmemek mümkün mü?
Burada “iyi
film nedir?” sorusu ortaya çıkıyor. Onun da yanıtı basittir: Anlattığı
dünyayı ele alış tarzı, seyircide belli bir duygu ve anlam yaratması, seyirciyi
filmin içine çekmesi, seyirciyle bağ kurabilmesi, filmin kendi içinde
tutarlılığı, filmin ritminin aksamaması, çekim tarzı (bunun içine; görsel
öğeleri, kurguyu, montajı dahil edebiliriz. Yani bunların bir anlam yaratıp, o
anlamı seyirciye doğru şekilde aksettirmesi) o filmi iyi film yapacaktır zaten.
Yukarıda örneklerini verdiğim filmler bu özellikleri taşımaktadır.
MİNYATÜR MARLON BRANDO
Aynı özellikleri Canım Kardeşim de taşımaktadır. Ayşecik’lerin, Ömercik’lerin,
Sezercik’lerin ağlak, büyümüş de
küçülmüş edalarında, ağdalı sözlerle süsledikleri, iç sıkıcı, fazlaca fanteziye
kaçan tiplemelerinin arasında bir güneş gibi parladı Kahraman Kıral’ın bu filmdeki kompozisyonu. Üstelik tek büyük bir
laf etmeden. Televizyondan başka bir şeyin hayalini kurmadan. Sezercik gibi ailenin yükünü sırtlayıp “balonlayım vay!” demeyen, karate
öğrenmek sevdasında olmayan, içimizdeki çocuklardan birini canlandırdı Kahraman Kıral ve bu canlandırma
gerçekten de krallara layık bir oyunculukla gerçekleşti. Ki bence sürekliliği
olmamış olsa da sinemamızın en iyi oyuncularından biri olmasına o kompozisyonu
bile yetmiştir. “Çocuk oyuncuların Marlon Brando’suydu” diyorum onun için ve hiç
de abartılı bir paye değil gibi geliyor bana, diğer çocuk oyuncuları izleyince.
İSTENİRSE OLUYORMUŞ
Türk Sineması kendisiyle övünecekse,
kalburüstü filmler yaptığını ispatlayacaksa bu filmi referans göstererek bunu
rahatlıkla yapabilir. Türk Sineması böyle bir film yapabiliyorsa demek ki
gerçekten bu sinemada iş var. Gerçekten inanarak, emek vererek yapılan iş
kendini gösteriyor, isteyince gerçekten iyi bir şey üretilebiliyor. Bu filme
emeği geçenlerin her biri ayrı bir övgüyü hak ediyor. Türk Sineması'nın en
başarılı senaryolardan birini yazan Sadık
Şendil'den, görselliğin anlatımı ne denli zenginleştirebileceğini kanıtlayan hem
de belgesel kadar doğal atmosferiyle filme derinlik kazandıran Erdoğan Engin'e, Türk sinemasının en
güzel müziklerinden birini yapıp üstelik o müziğiyle de filme olağanüstü katkı
sağlayan Cahit Oben’e, mahcup
delikanlı tiplemelerinden sonra ilk defa ciddi bir role soyunup o role anlam
katan Tarık Akan'dan, komediler de
rüştünü ispatlamış ama adamakıllı bir dram oynamamasına rağmen buradaki rolüyle
devleşen Halit Akçatepe’ye, usta
oyunculara taş çıkartan Kahraman Kıral'a
kadar herkes övgüyü son kerteye kadar haketmekte... Ve elbetteki tüm bu unsurları en güzel şekilde
harmanlayıp tam kıvamında bir film çıkartan büyük usta Ertem Eğilmez… Çünkü bir film öncelikle günahıyla sevabıyla
yönetmeninindir. Elia Kazan’ın da
dediği gibi, “Aksayan bir şey varsa
benim suçumdur”.
Yazan: Ekrem Yaşar Pınarbaşı
Yazan: Ekrem Yaşar Pınarbaşı




1 yorum:
Film üzerine bugüne kadar okuduğum en eli ayağı düzgün yorum. yüreğinize sağlık sayın ekrem
Anıl Tan
Yorum Gönder